5 Nisan 2012 Perşembe

Bir Mekânın Tüketilme Denemesi _ Tamara Pur'la Şalom'da Söyleşi


Bir mekânın tüketilme denemesi
Sanatçılar ve sergi küratörleri Jasmine Taranto ve Lara Fresko ile sıcak bir sohbet gerçekleştirdik.

Bundan yaklaşık bir yıl önce ortaya atılan bir fikir hayal iken adım adım ilerleyerek gerçek oldu… ‘Bir Mekânın Tüketilme Denemesi’ eski hamursuz fırınının üst katında her biri farklı mecralarda çalışan Sibel Horada, Eytan İpeker, Reysi Kamhi ve Neşe Nogay’ın işlerini bir araya getiriyor. Sergi, 29 Mart–20 Nisan arasında izleyicileri paylaşmaya davet ediyor.

Bu serginin küratörleri olarak aylardır yoğun çalışmanızın sonunda istediğiniz sonucu alabildiniz mi?

L.Fresko: Bu proje üzerinde çalışırken bütün amaçladığımız sonuçların ötesinde bir şey oldu, beraber yaratmayı öğrendik. Daha önce hiçbirimiz birbirimizi çok iyi tanımazken aramızda o kadar güzel bir dinamik oluştu ki... Sonuçta ortaya çıkan sergi, bu grubun neredeyse bir yıldır sürekli konuşmasının bir sonucudur. Nitekim sonlara doğru küratör sıfatını Jasmine ve bana indirgemek istemedik, çünkü bu gruptaki herkesin küratör olarak bir payı var sergide. Örneğin Neşe Nogay’ı bize tanıtan Reysi idi ve o bu serginin çok önemli bir parçası.

J.Taranto: Sergimizin bu derece tatmin edici olmasının ana nedenlerinden biri gerçek bir bütünleşmeden doğmuş olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Serginin her aşamasında iş paylaşımıyla beraber, fikirlerimizi, ifade etmek istediklerimizi ve ihtiyaçlarımızı her an her zaman birbirimizle paylaştık. Musevi Cemaati’nin projemizi desteklemiş olması bizi çok mutlu etti ve gururlandırdı. Umarım böyle projelerin devamı da olur.

Reysi, serginiz George Perec’in ‘Bir Paris semtinin tüketilme denemesi’ kitabından yola çıkmış. Yazar Paris’te bir cafede insanları inceleyerek notlar almış. Bu sergiyle nasıl bir gönderme yaptın? Üretim aşamasında neleri mesele edindin?

R. Kamhi: Perec, Paris’te bir ‘cafe’de, sıradan olayları ve kişileri inceleyerek aldığı notlarından hareketle, o mekâna dair her şeyi tüketmeyi aslında kaydetme eylemi üzerinden gerçekleştiriyor. Çünkü kaydedildikleri andan itibaren, nesneler, durumlar ve kişiler birer hatıraya dönüşüyorlar. Ben de ‘evhane’ yerleştirmemde, Perec’in bu tüketme ve hatırlama pratikleri üzerinden bir ilişki kurmayı hedefledim. Üç odalı bir ev olarak oluşturduğum bu mekânda, emlak sitelerinden almış olduğum ev görüntülerini yeniden kurguladım. Evlerini kiralamaya veya satışa sunan ev sahiplerinin bize tanıdık gelen eşyalarını gördüğümüz bu resimlerle, halı ve duvar kâğıdı gibi unsurlarla düzenlenmiş ‘evhane’nin sıcak atmosferi ile birleşti. Bu sebeple, benim için bu mekân, içindeki tüm detaylarıyla bir ‘hafıza mekânı’nı temsil ediyor.

Emlak sitelerinin aslında gerçeği göstermeyen görselliklerinden yola çıkıp, bir dönem yaşanmışlıkları sergileyen tuvallerinde, odalardaki hatıralarla bizleri ağırladın, geçmişi onurlandırdın. İzleyicilerin tepkisi nasıl? Bundan sonraki projelerin neler olacak?

R.Kamhi: Modern kentin yapı taşlarıdır evler; insanların kendi kültürlerini, yaşam biçimlerini yansıtan da yine evlerdir. Yabancılara yani misafirlere ev sahipliği yapan evler gibi ‘evhane’ de hamursuz fırınına gelen izleyicileri ağırlamakta. İzleyiciler, sanki kiralık bir evi ziyarete gelmiş gibi bu mekânın misafirleri oluyorlar. Evhane projesiyle paralel giden ve halen devam etmekte olan başka bir projem ise kaybolmakta olan meslekler serisi. Mekânlara özgü değişimin sıklıkla yaşandığı şu günlerde pek çok meslek de ne yazık ki kaybolmakta. Bir kayıt öğesi olarak tuval üstüne gerçekleştirmiş olduğum resimlerde hafızamızdan silinmeye başlayan bu alana dair bir hatırlama pratiği kurmayı hedefliyorum. Ekim ayında Pg Art Gallery’de gerçekleştireceğim kişisel sergimde de benzer konulara değineceğim.

Eytan, deneysel videon ‘Peeling’i izlerken anlamaya çalıştık. ‘Bir piyanonun sınırlı sayıdaki tuşlarıyla, sınırsız sayıda beste üretme imkânı olma’ düşüncesinden yola çıktığını okuduk. Piyano da artık işlevini görmeyince, geriye kalan boşluk muydu? Perec’in dediği gibi “Yaşam hiçbir şeyin hareket etmediği anlarda mı gerçekten farklı okunur ve yaşanır.’’ Vermek istediğin mesaj bu muydu?

E.İpeker: Benim için önemli olan seyirciye hayal kurabileceği bir alan yaratmak. Dolayısıyla izleyicinin bu filmle olan ilişkisinin çok kişisel olmasını umuyorum ve bu tarz soruların cevabını izleyiciye bırakmayı tercih ediyorum. Teknik olarak bu iş 2006’da çektiğim beş dakikalık bir piyano görüntüsünün kurgulanmasıyla elde edildi. Son beş yıldır yaptığım videoların çoğunu, bu görseli işleyerek oluşturuyorum. Zamanla bu görüntüyle ilişkim bir kavga halini aldı, giderek onu daha tanınmaz şekillere sokmaya başladım. Elinizdeki malzemenin sabit olduğu noktada, o malzemeye nasıl yaklaştığınız daha da önem kazanıyor. 1 Nisan Pazar günü yaptığım sekiz videoluk gösterimde bunu ortaya koymaya çalıştım.

Neşe, babaannenin hatıralarını sergilerken neler yaşadın? Bu sergiyi nasıl tasarladın? Nereden yola çıktın?

N.Nogay: Babaannemle ilgili böyle bir projeye girişmem benim için tek, biricik olan nedir sorusu üzerine düşünmemle başladı. Babaannemin benim hayatımda her zaman çok özel bir yeri oldu, bu sebeple projenin ilk evreleri gerçekten çok duygusal bir süreçti ve durmadan çocukluk hatıralarımı düşünmemi sağladı. Babaannemin buzdolabına koyduğu ojeler veya ten rengi ince çorapları gibi anılarımı yeniden kurgulayarak polaroidler çekmeye başladım ve günümüze taşıyarak onlara yeni bir boyut kazandırdım. Bu sürecin devamı olarak bunları bir kitaba dönüştürdüğümde yani projeyi sonlandırdığımda, yaptığım işin duygusallığından kendimi arındırdım ve projeye daha farklı, mesafeli bakmaya başladım. Bu sergi için ise, aslen kitap olarak tasarladığım projeyi, Reysi Kamhi’nin hafıza mekânı olan ‘Evhane’siyle diyalog içinde konumlandırmak adına fotoğrafları bir enstalasyon olarak komodinin içinde sergilemek daha doğru oldu.

Sibel, bu sergiyi ‘Hamursuz fırınında’ gerçekleştirmeyi, hamursuz makinelerini çalıştırmayı uzun zamandır hayal ettiğini biliyoruz. Bu mekânın serginiz için neden bu kadar önem taşıdığını anlatır mısın?

S.Horada: Hamursuz fırınıyla ilk olarak iki sene evvel, Yahudi Kültürü Avrupa Günü için bir iş üretmem istendiğinde tanıştım. Olası sergi mekânlarından biri olarak sunulmuş ve beni içeriye girdiğim ilk andan itibaren büyülemişti. İçinde bulunduğu mahalleden tamamen kopuk, gizli kalmış bir vaha hissi uyandırıyordu. Binanın ikinci katı yüksek tavanları, içeriye sızan günışığı ve açık planıyla ideal bir sergi alanıydı. Ancak beni asıl cezbeden alt katta atıl durumda bekletilen hamursuz makinesi oldu. Hamursuzun yerel üretimi birkaç sene evvel durdurulduğunda benim gibi pek çok kişi tepki vermişti ama tepkiler çok uzun sürmemiş, ertesi sene unutulmuştu. Şehrin bu ücra köşesinde gizlenerek senelerce, sessizce üretim yapmış olan bu makine, gene sessizce kaderini beklemekteydi. İşimi bu makinenin bana düşündürdükleri üzerine konumlandırmaya karar verdim. Amacım makineyi son bir kez çalıştırarak hamursuz yapmak, bu sessizliği bir an için olsun bozmaktı. Serginin fırında gerçekleştirilmiş olması, mekânın içinde bulunduğu belirsizliğin, geçmişi ile olası bir geleceğinin bir arada alımlanmasını sağladı.

Bir neslin hazinelerinin diğer nesiller tarafından yok edilmemesi, verdiğin en büyük savaşlardan biri. Bunu daha önce Yıldız Teknik Üniversitesi bahçesindeki yüz yıllık Pavlonya ağacını katlettikleri zaman da yaşadın; Akbank Sanat’ta ağacın parçalarından oluşan eserinle yaşattın. Sanatınla verdiğin mesajlar izleyiciler tarafından nasıl algılanıyor?

S.Horada: Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, ortaya koyduğum bu kayıpları ilk etapta birer hazine olarak düşünmüyorum. Hatta nostalji yoluyla hayali bir geçmişi yaşatmaktan özellikle kaçınıyorum. Ancak kaybı ve bu kaybın etrafında topladığım bir kısım bilgiyi canlı tutmakla ilgileniyorum ki, üzerinde duraksanacak, durup düşünülecek ve tartışılacak bir alan açılsın. Kaybın tam da ne olduğu sorusunu kalıntısal nesneler yoluyla açığa çıkarmaya uğraşıyorum; bunu bir yandan kendim için yaparken, izleyiciler için de aynı duraksamayı tetiklemeyi hedefliyorum. Şimdilik tepkileri değerlendirmek için biraz erken ama açılıştaki izleyici kitlesinin konuştuklarına bakılırsa bu sergide de bunun sağlandığını düşünüyorum. Mekânın ve makinenin akıbetine dair pek çok soru soruldu, görüş paylaşıldı. Ayrıca bu işlerin alımlanmasının zaman içinde değişeceğini, belki daha genel anlamlar kazanacağını da öngörüyorum. Yani bahsettiğiniz işler, üzerlerinde söylenenlerle birlikte şekillenmeye devam ediyor. Makineden çıkan son ürünün, üzerinde makinenin bıraktığı izler olan beyaz kâğıtlar olması, tanıklığın paylaşılması anlamına da geliyor.

Bu sergi kapsamında ayrıca ‘Matsanı Yap ve Kaç!’ adlı bir performans da gerçekleştirdin. Sence performanslar izleyiciye bir gösteri izlediği izleniminden öteye ne vermelidir?

S.Horada: Performansların nasıl olması gerektiğine dair genel bir cevap veremem, ancak ‘Matsanı Yap ve Kaç!’taki hedefim son derece yalındı. Fırının eski sorumluları ve çalışanlarıyla yaptığım söyleşilerde burada son bir kez üretim yapma isteğimi dile getirdiğimde, her biri bana bunun ne kadar zor bir iş olacağını anlattı. Mısır ordusundan alelacele kaçarken en iptidai koşullarda yapılan hamursuzun üretiminin bu kadar meşakkatli olmasını komik, Türkiye gibi bir ülkede buğdaydan yapılan temel bir gıdanın temini için ithalatın en pratik çözüm olarak kabul görmesini ise vahim buluyorum. Üç bardak un, bir bardak su... ‘Matsanı Yap ve Kaç!’ bu fabrikada makinenin de öncesinde yapılan üretimin ne kadar basit olduğunu hatırlamak için gerçekleştirildi.

Genç sanatçılarımızın bundan sonraki projelerinin de böylesine yaratıcı ve anlamlı olmasını dileriz.

21 Mart 2012 Çarşamba

Bir Mekanın Tüketilme Denemesi

`Bir Mekanın Tüketilme Denemesi eski Hamursuz fırınının üst katında her biri farklı mecralarda çalışan Sibel Horada, Eytan İpeker, Reysi Kamhi ve Neşe Nogay’ın işlerini bir araya getiriyor. Georges Perec’in aynı adlı kitabından yola çıkarak kendine dönük bir antropoloji ve araştırma çizgisi izleyen işler mekanlarla, eşyalarla ve barındırdıkları hatıralar ve konuştukları dillerle ilgileniyor; olaylardan ziyade durumları irdeliyor. Duvarlarla üçe bölünmüş alanda Reysi Kamhi’nin tuvallerini barındıran üç odalı Evhane aynı zamanda Neşe Nogay’ın babaannesine ithaf ettiği kitabı ve objeleri barındırıyor; ortada Sibel Horada’nın on beş televizyon ekranında alt kattaki matsa makinesini yeniden canlandırdığı yerleştirmesi İsimsiz Makine yer alıyor ve iskeletini gördüğümüz duvarın ardında Eytan İpeker’in deneysel videosu Soyulma [Peeling] var.

Reysi Kamhi bir ev mekanı gibi kapatılmış odacıklarının duvarlarına astığı tuvallerinde emlak sitelerinin aslında pek de bir şey göstermeyen görselliğinden faydalanıyor. Mahrem bir mekanın veya deneyimin fotoğraflarının kağıda veya tuvale aktarılması Kamhi’nin pratiğinin önemli bir parçası: Daha önce facebook ve porno sitelerinden bulduğu görselleleri benzer bir muameleye tabi tutmuştu. Fotoğraftan resme geçişte yapılan seçimler, renk skalası, vurgulanan nesneler, beliren ve kaybolan unsurlar ve en önemlisi verilen emek hem bu cimri görselliği zenginleştiriyor; hem de her gün kendimizi o ya da bu şekilde bir kamunun tüketimi için sahnelediğimiz bir sürecin altını çiziyor.

Kamhi Evhane yerleştirmesindeki tuvallerde betimlediği kiralık ve satılık ev görüntülerinde kullandığı sıcak tonlar, tanıdık eşyalara yaptığı vurgu ve özellikle bir tuvaline yerleştirdiği kendi köpeğiyle geride bırakılacak bir yaşamın nostaljisini yaşatıyor. Duvara dayanmış, bitmemiş bir tuvalse sıcak renklerin ve düzenli yerleştirmenin bir anomalisi: hem yerleşmişliğin hem de yerinden edilmişliğin ve yersizliğin fazla ve eksik nesnesi olarak duruyor. Kiralanacak veya satışa çıkarılacak olan bu evlerin görüntüleri, eski sahiplerinin veya orada hala yaşayanların çizgili çarşaflarını, rengarenk tepsilerini, geceleri televizyon izledikleri köşelerini ifşa ediyor. Gelecekteki sakinleri için sıcak, tanıdık bir izlenim yaratıyor. Kamhi’nin oluşturduğu kapalı mekanda konuşanlar insanlar değil bu nesneler. İnsanlarsa dış duvarda siyah beyaz bir aile portresinin röprodüksyonunda asılı kalmış, gülümsüyorlar. Tıpkı kiraya ya da satışa çıkarılmış bir evin görüntülerinin misafir ağırladığı gibi, artık işlevini kaybetmiş eski Hamursuz fırını binası da bu sergi vesilesiyle “misafir” ağırlıyor.

Orta odada çekmecesi açık duran komodin bir torunun hatıralarını bir babaannenin hatırlayacağı biçimde barındırıyor. Neşe Nogay’ın Babanem adlı yapıtının hikayesi hayatında büyük önem taşıyan bir insanın hatıralarını canlandırmak üzere çıktığı bir yolculukla başlıyor. Nogay eski, soluk fotoğraflara sığınmaktansa eski, soluk hatıraları yeniden kurgulayarak çektiği fotoğrafları, bunlardan yaptığı bir kitabı şekerlemeler ve kuru yapraklarla bir çekmecede saklıyor. Komodinin üzerinde görebildiğimiz buzdolabına konmuş ojelerin ve ten rengi ince çorapların fotoğrafları çekmecenin içeriğine dair ipuçları. Kamhi’nin mahrem mekanların ifşasından yola çıkan yerleştirmesinin ortasında Nogay’ın hatıra çekmecesi, mahremiyetini ancak hatıraların ulaşılmazlığıyla saklıyor.

Sibel Horada’nın mekanın orta kısmında yer alan İsimsiz Makine yerleştirmesinde, alt katta bulunan fakat artık çalıştırılmayan; mekana adını verdiği halde artık işlevini yerine getir(e)meyen nesne olan, matsa üreten 21 metre uzunluğundaki devasa makine, parçalanmış bir görsellikle sunuluyor. Bir seri üretim hattını yeniden canlandıran yerleştirmenin hemen karşısında makineden geçmiş matsa şeklinde kağıtlar, son ürünün bir temsili. Bir topluluğun tarihini hatırlamak üzere senenin belli bir döneminde yediği mayasız ve tuzsuz ekmeğini üreten makinenin zamanla hantal kaldığı için tasfiye edilmesi, ekmek yapmak gibi basit bir eylemi küresel sermayenin hızlı ve verimli kollarına bırakmak ve paylaşılan en temel şeylerden birine biraz daha yabancılaşmak anlamına geliyor.

Bu eser Horada’nın pratiğinde yeni bir dijital eğilime işaret ettiği kadar, aslında bir topluluğun ortak varlığı olan bir nesneyi parçalanmış bir görsellikle sergi alanına taşımasıyla Hiç Var Olmamış Gibi adlı işini hatırlatıyor. Akbank Sanat’ın zemininde yığılmış, Yıldız Teknik Üniversitesi bahçesinden yeni sökülmüş bir Pavlonya ağacının parçalarından mürekkep bu eser de sanatçının mensubu olduğu bir başka topluluğun kaybını canlandırıyordu. Horada bu kayıpları salt hatıra ya da salt materyel olarak değil, bu süreçte yaptığı söyleşilerle birlikte daha sonra tarihin değerlendirebileceği toplumsal meselelerin delilleri olarak kayıt altına alıyor.

Vasıf Kortun Hiç Var Olmamış Gibi için yazdığı katalog metnini şöyle noktalıyordu: “Sanatçı Pavlonya ağacını, hatırlamayı unutanlar kadar ağaca dair hiçbir hatırası olmayanların da zihnine yeniden kazıyor. Ne de olsa Pavlonya, öldürmüyor ama yaşatıyor.” Horada’nın bu kez geliştirdiği direniş, Pavlonya ağacının ekolojik tahribata direnebilen iyileştirici özellikleri gibi malzemesinin içkin bir özelliğine değil, insanın içkin bir becerisine dayanıyor. 1 Nisan Pazar günü mekanda gerçekleştirilecek Matsanı Yap ve Kaç adlı katılımcı bir performans en basit şekliyle ekmek yapmayı yaratıcı bir direniş potansiyeli olarak deneyimlemeyi hedefliyor.

Eytan İpeker’in çıplak bir duvarın arkasında gösterdiği deneysel videosu, pratiğinin belirgin örneklerinden biri. İpeker’in bir pianonun sınırlı sayıdaki tuşlarıyla sınırsız sayıda beste üretme imkanı olması düşüncesinden yola çıkarak tek bir kayıttan ürettiği görsel bestelerden biri olan Peeling [Soyulma] adlı parçada siyah üstüne beliren renkler fırça darbeleri gibi görünüyor ama hiçbir zaman birikmiyor. Katmanlarıyla ve dokusuyla tanınan Lucian Freud’un ölümünden sonra onun yapıtlarına yeniden bakmanın ilhamıyla üretilen bu eserde katmanlar uçucu, doku şeffaf. Bu soyutlamanın ardındaki nesne olan piyano hem görsel olarak hem de işlevsel olarak eksik. Nesnelere, makine parçalarına ve maddi kültüre bağımlı hikayelerin arasından geçtikten sonra İpeker’in karanlık ve sessiz odasındaki bu uçucu görüntü bir tefekkür alanı gibi.`

Lara Fresko

30 Aralık 2011 Cuma

m-est Gümüşsuyu-İnönü Cad. 9/C bodrum katında


Sanatçı, sanatçı konuşmasında ne anlatır? Sanat, sanatçı ve konuşma kelimelerini yeniden ele almak isteyen m-est’in üç editörü, üç sanatçıya tek bir kıstas verdi: başka bir sanatçının konuşmasını yapmak. Yapılan deney; sanatçının pratiğini, endişelerini ve meraklarını dillendirmesine olanak veren bu formatın, farklı bir ifade ve üretim biçimi olma ihtimalini sunuyor. Kalıpların içine yerleştirilen kalıplar, yeni bir kelime dağarcığı oluşturmamıza yardımcı olabilir mi?

Katılan sanatçılar: Hera Büyüktaşçıyan, Reysi Kamhi, Sibel Horada Çoşkun
Düzenleyen: Özge Ersoy, Elif Tirben, Merve Ünsal

29 Kasım 2011 Salı

'Nostalji acısı alınmış bellektir'_ Lowenthal

Balat: Berber Dükkanı


İstiklal Caddesi: Kelebek Korse Mağazası

İnsanlar ölür, mekânlar yaşar. İnsanlar unutur, mekânlar hatırlatır. İnsanlar değişir, mekânlar değiştirilir. Ama eğer insanlar mekânları değiştirmezse, işte o zaman her şey canlı kalır…

Türkiye’nin hafızası, tüm değişime rağmen sanki en çok Beyoğlu’nda canlı durur, İstiklal Caddesi’nde tazelenir. Bütün hesaplar burada görülür, tüm hak mücadeleleri için buraya gelinir. Öğrenciler de, eşcinseller de, işçiler de, feministler de, faşistler de, polisler de burada bağırır. Yol üstündeki tüm dükkânlar ve sahipleri eyleme katıladabilir, eylemde mağdur da edilebilir. 75 yıldır, 433 numarada yaşayan Kelebek Korse Mağazası’nın edildiği gibi.

İstiklal Caddesi’nin 433. Numarası ve Beyoğlulu olma tecrübesi, bugünkü sahibi İlya Avramoğlu’na büyükbabasından kalmış: Büyükbabadan babaya, babadan oğla intikal etmiş. Fakat mekânın hatıraları üçü için de ayrı kalmış çünkü aslında tarihçi Marc Bloch’un söylediği gibi; insanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıymış…

Rita ENDER

Kelebek Korse Magazası_İlya Avramoğlu:

Buranın kuruluşu 1936. Evveliyatı da var; 1920li yıllarda Terkos Pasajı’nda korse malzemesi üzerine bir dükkânımız vardı. Rahmetli büyükbabam ve büyükbabamın rahmetli erkek kardeşi ikisi beraber açmışlardı orayı.”

“Biz yaklaşık 1980 senesine kadar üretim yapmaya devam ettik. Sonra, iyi işçi bulmakta zorluk çekmeye başladık ve üretimi tamamen kapattık. Sadece babamla ikimiz kaldık dükkânda.”

“İşçiler olduğu zaman hem üretim yapıyorduk, hem de tadilat yapabiliyorduk. Tadilat için sutyen, korse gelirdi ve bundan ciddi rakamlar kazanırdık.”

“Çok zor şartlarda ayakta durmaya çalışıyoruz. Ne kadar ayakta duracağız, Allah’tan başka kimse bilmiyor.”

“Ben burayı bu haliyle çok seviyorum, valla. Benden başka sevenleri de var. Sırf dükkânı görmek için gelenler oluyor. Burada kapının önünde bir kaç saat durun, bakın kaç kişi fotoğrafını çekiyor.”

“30’lu 40lı yılların hanımlarının mantalitesiyle bugünkü hanımların mantalitesi çok farklı. Giyim kuşam şekli de çok farklı. Mesela o dönemde ipli korseler vardı, şimdi yok.”


Moda: Yeni Moda Eczanesi

13 Ekim 2011 Perşembe

Miryam Şulam'la Şalom'daki Söyleşimiz

TAHTAKALE HAMAMI’NDA MASALSI BİR DÜNYA

Tahtakale Hamamı’ndaki, ‘TEKİNSİZ OYUNLAR’ adlı sergi, İstanbul Bienali ile eş zamanlı olarak, 13 Eylül – 28 Ekim 2011 tarihleri arasında gösterimde. ROMAN sponsorluğunda gerçekleşen bu olağanüstü SERGİde, 22 sanatçıdan biri de REYSİ KAMHİ.

Sizleri, yaşam yolunu sanatın parmak izlerini takip ederek çizmiş, çok yönlü, dinamik ve sıradışı işlere imzasını atan yetenekli ve genç bir sanatçıyla tanıştırıyorum.

Reysi Kamhi, 1985 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş. Sanata pek meraklı bir ailenin mutlu bir kız çocuğuymuş. Notre Dame de Sion Fransız lisesinden mezun olduktan sonra, küçüklüğünden beri hayalini kurduğu sanat egitimine Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim bölümünde baslamış. Egitiminin son senesinde, altı ay boyunca Paris`te Ecole Nationale Superieure des Arts Decoratives (Arts Decos) isimli okulda fotograf egitimi görmüş. Üniversiteden mezun olduktan sonra, Yıldız Teknik Üniversitesi`nin Sanat ve Tasarım bölümünde yüksek lisans da yapmış.

Portföyündeki diplomalarla nerelere yol aldın?

- Üniversitenin son senesinde pek çok diger öğrenci gibi, ben de genç sanatçılar için düzenlenen önemli sanat yarışmalarına katıldım. Resim ve Heykel Müzesi tarafından otuz yıldır gelenekselleşerek sürdürülen ‘Günümüz Sanatçıları Yarışması’ tüm genç sanatçı adayları için önemli bir basamaktır. 2009’da, Derya Yücel ve Simone Vadmir tarafından küratörlüğü yapılan ve Akbank Sanat’ta işlerin sergilendiği bu yarışmada başarı ödülü kazanarak ilk sergimi de gerçekleştirmiş oldum. Yine aynı tarihlerde Siemens Sınırlar Yörüngeler 06 Yarışması’nı da kazanarak sergiye katılmaya hak kazandım ve aynı yıl Incheon Güney Kore Festivali'nde işlerim yer aldı.

Bu başarılar sana başka kapıları da aralamış olmalı…

- Kesinlikle. Bu sergilerden sonra, İstanbul Modern’de sanatçı Sarkis’in atölye-okul seminerinde yeralma fırsatını yakalarken, diğer genç sanatçılarla, özgün bir platformda biraraya gelmiş de olduk.

İlk kişisel sergisinin konusu çok ilginç; Reysi anlatıyor:

- İlk kişisel sergimi 2010 yılında Pg Art Gallery`de gerçekleştirdim. Serginin ismi ‘Under Construction’ yani ‘Yapım Aşamasında’ idi. Aslında serginin kurgusunu sıradan bir emlak projesininin oluş sürecine benzetiyorum. Bir projenin henüz bitmeden, neye benzeyeceğini bilebilirsiniz. Yapım aşamasında olduğu halde size dönüşeceği halinin vaadini sunar. Sergimde buna benzer bir yaklaşımla çalıştım. Açılış gününde bu sebeple yalnızca vaad edilen bir serginin fotoğrafları vardı. Sergi süresince galeri, aynı zamanda, benim atölyem oldu. Aynı zamanda bu süreç twitter’dan da takip edilebiliyordu (www.twitter.com/pg_reysikamhi).

Tekinsiz Oyunlar derken ne anlatılmak istenmiş?

- Öznur Güzel Karasu’nun küratörlüğünde bir araya gelen farklı disiplinlerden 22 sanatçı, her birimiz ‘oyun’ kavramının farklı anlamlarından yola çıktık. Çalışmalarımızda, yaşamın her alanında karşılaştığımız oyunsal süreçleri ele aldık.

Reysi Kamhi sunumunda, izleyiciyle buluşturmak istedeği hedef fikri için özel bir oyun hazırlamış…

- Ben, Tahtakale Hamamı`nın günümüzde neyi ifade ettiğiyle ya da neye dönüştüğüyle ilgileniyorum. ‘Kağıttan Hafıza’ ismini verdiğim hafıza kartları projemle, mekanın masalsı yönünü yani hafızamızdaki simgesel değerini sorguladım. Küçükken unutma/hatırlama ritüelini gerçekleştirdigimiz bu oyun aracılığıyla, hamamın değişen biçimini terk edilmiş nesnelerde aradım. Hamamın içinde bu kartlarla oynama fırsatı yakalayan izleyiciler böylelikle nesneye kök salmış bu imajları, hamamı keşfetmeye zorunlu bırakılıyor.

Sergideki diğer sanatçılar arasından, seni en şaşırtan ya da işlerine hayranlık duyduğun iki isim verebilir misin?

- Sena Başöz’ün ‘Doctoring’ isimli videosu beni çok heyecanlandırdı. Her şeyden önce videoyu izlerken algınızda bir oyun oynanıyor. Sanatçı Türkiye’de çekilmiş bir grup fotoğrafın elden geçirildiği tek bir sahne kurgulamış. Durağan imgelerin iyileştirilmeye çalışılması eylemi ise sanatçının aslında kendi kendiyle oynadığı bir oyunu temsil ediyor.

- Benim çok beğendiğim bir başka iş ise Hacer Kıroğlu’nun performans videosu. Sanatçı bu videoda oyunu sanatsal bir eyleme nasıl dönüştürebilirim sorusundan hareketle, bulunduğu uygunsuz zeminde mücadele ediyor. Eylemin bitiminde de ortaya bir resim çıkıyor. Sonuçta, sanatçı kendi kendine oynadığı bu oyunun nesnesi oluveriyor.

Sence sanatçı kimdir?

- Sanat her zaman estetikle alakalı gibi gözükür. Oysa sanatçı, aslında örtük olan hakikati eserinde kurduğu dünyayla gözler önüne serendir. Heidegger’ in dediği gibi sanatçı, ürettiği eserde cevabı bulamasa da soru soran, algıladığı dünyayı yorumlamaya çalışan ve gerçeği arayan kişidir. Sanat eserinde hakikatin gerçekleşmesi, sanatçının yaşadığı döneme dair bir tanıklığı mevcuttur. Sanatçı tesadüflerden yola çıkarak neyi, niye anlattığını bilen kişidir. Kısacası dünyayı yorumlayış tarzıyla eserini oluşturandır.

İstanbul’da, genç bir sanatçı olmak nasıl bir şey?

- Bence artık günümüzde her şey çok mobil, çok degişken. Profesyonel olarak da kendimizi kolay kolay etiketleyemiyoruz. Resim yapiyorum, asistanım, ögrenciyim, yazıyorum ve resim dersleri veriyorum. Hepsi beni ayrı ayrı besliyor ve bir şekilde üretimime çok katkısı oldugunu düşünüyorum. Ayrıca, gündelik şehir yaşantısı içerisinde, beni heyecanlandıran konulara ve kavramlara yönelik projeler oluşturuyorum. İşlerimde, genellikle, ‘tanık’ pozisyonundaymışım gibi hissediyorum.

Ürettiğin eserler, yaptığın işler gerçekten farklı…

Başlıca temamı ‘hafıza’ olarak konumlandırıyorum. Üretimim ve kendi gelişimim için, Doğu ve Batı arasında konumlanan İstanbul’un sahip olduğu kültüre dair çeşitli sorular sormayı hedefleyerek farklı temsil yolları arayışı içersindeyim. Örneğin, Duygusal Müze isimli işimde, kentsel dönüşüm politikalarıyla değişen, dönüşen mekanlar üzerine araştırma yaptım. Daha sonra benim de yakından takip ettigim Asmalı Mescit, Tünel, Şişhane bölgelerini seçtim ve buraya dair bir bilgi toparlama süreci içine girdim. Benim için bu kitap kendi duygusal tonlarım aracılığıyla her şeyin belgelendiği bir müzeyi ifade etti.

Nelerden ilham alıyorsun?

- Projelerim sırasında en çok sanatçı müzelerine dair okumalar gerçekleştirdim. Herald Szeeman, müzelerin ilksel biçiminin insan belleği olduğuna dair dikkat çeker. Sanatçının zihnindeki fikirler bir şekilde örneğin kitap mekanında kayda alınır ve zaman donar.. Ayrıca esinlendiğim pek çok yerli ve yabancı sanatçı var: Andre Malreaux, Daniel Spoerri (hatta duygusal müze ismi onun işinden geliyor), Christian Boltanski, Joseph Cornell, Kurt Schwitters, Hüseyin Bahri Alptekin, Gülsün Karamustafa, Cengiz Çekil, Nur Koçakgibi. Yazılarını bıkmadan tekrar okuduğum ve bana kesinlikle her defasında ayrı bir ilham veren iki yazar da Orhan Pamuk ve Enis Batur’dur.

Yakın gelecekteki yeni sanatsal projelerinle ilgili ipuçları verir misin bize?

- Son zamanlarda yerleştirme ve performans üzerinden çeşitli projeler de kurguluyorum.

Son dönem çalışmalarımda da bu doğrultuda iç ve dış mekan arasında oluşan gerilim üzerinde durmakta, bir kayıt öğesi olarak tuval üzerine çeşitli resimler yapmaktayım. Orhan Pamuk’un Şehir ve Hatıralar isimli kitabından esinle ben de değişen kent ortamına ve içindeki olgulara işlerimle minör bir tanıklık etme çabasındayım. Ayrıca, 2011 Kasım ayında Lütfi Kırdar'da gerçekleşecek olan Contemporary İstanbul fuarına PG Art Gallery ile katılmaktayım.

Reysi Kamhi’yle önce Tahtakale Hamamı’nda buluştuk. Hiç ummadığım, masalsı bir dünyayla karşılaştım. 22 sanatçının eserlerini gezerken Reysi’den özel rehberlik hizmeti aldım. Onun köşesine geldiğimizde, bizi bir masa, iki sandalye bekliyordu. Üzerinde de kendi ürettiği hafıza oyunu kartları. Tabii ki oynadık ve çok eğlendim. Reysi Kamhi’nin sergilediği iş’te, derin düşünülmüşlük, anlam ve sanatın dönüştürme gücü vardı. Ardından, Galata’daki atölyesini ziyaret ettik ve daha önce sergilenen çalışmalarını görme şansım oldu. Yetenekli, çağdaş sanatçımız Reysi Kamhi, şimdide olduğu gibi, gelecekte de başarılı işlere imza atacağa benziyor.